22 Eylül 2015 Salı

Hz. Peygamberin Hayatı

Ön Söz

İslâm nimeti her devirde insana ancak iki kaynaktan gelmiştir. Birincisi, Allah'ın kelâmı, ikincisi Allah'ın peygamberleri (Allah'ın selâmı onların üzerine olsun). O
peygamberler ki Allah-ü Tealâ tarafından sadece kelâmını yaymak, buyruklarını duyurmak ve açıklamakla değil, aynı zamanda bunların nasıl tatbik edildiğini ve başkalarına nasıl örnek olabileceklerini göstermek için de görevlendirilmişlerdir.


Peygamberler aynı zamanda, Kur'ân'ın belirlediği amaçlara varılabilmesi için, fenler ile toplumu denetlemeye, insan hayatının eksikliklerini düzeltmeye de memurdurlar.

Bu iki unsur et ve tırnak gibi birbirine öylesine bağlıdır ki, bunları birbirinden ayırırsak, ne dinin gerçek anlamını kavrayabilir, ne de doğru yolu bulabiliriz. Kur'an'ı, Allah'ın Resulü’nden ayırdınız mı, bir yere varamazsınız. Kitap, Nebi
olmadıktan sonra kürekçisi olmayan bir kayık gibidir. Bu kayıkla acemi yolcular, hayat denizinde ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, gitmek isledikleri yere varamazlar. Kitapsız bir peygamber ise ışığı olmayan bir kılavuz gibidir.



Bu gibi durumlarda İnsanlar Allah'a varmak isterken, kendilerine yol
gösteren kılavuza tanrı diyerek tapmaya başlarlar. Bunun birçok örneğini geçmiş kavim ve milletlerde gördük. Örneğin, Hindu'lar kendi peygamberlerinin hayatlarını unutup sadece kitaplarını kaptılar. Ama bu kitaplar onlar için, içlerinden çıkılmaz bir hale geldi. Ve nihayet kitaplarım da kaybettiler.
Hıristiyanlar ise kitaplarını, unutup, peygamberleri'nin peşine takıldılar. O'nun kişiliği çevresinde dönmeye başladılar. Sonuç olarak, Allah'ın Peygamberi'ni Allah'ın ışığı ve hatta Allah'ın oğlu yapmaktan kendilerini kurtaramadılar.

Eski çağlarda olduğu gibi çağımızda insan, İslâm nimetine ezelden beri süregelen yine şu iki kaynaktan ulaşabilir. Birincisi, Allah'ın kelâmı ki, artık sadece Kur'an-ı Kerim şeklinde bulunabilir, ikincisi, siret-i nebevi ki, artık
sadece Hz. Muhammed (s.a.v.) in hayatı ve hadislerinde saklı bulunmaktadır. Her zaman olduğu gibi, bugün de insan İslâm’ın idrâkine ancak Kur'an-ı Kerim'i Hz. Muhammed ve Hz. Muhammed'i de Kur'an-ı Kerîm vasıtasıyla kavrayarak
varabilir. Her ikisini birbirinin yardımıyla anlayabilen kimse, İslâm'ı da anlayabilmiş demektir. Aksi takdirde ne din
anlaşılabilir, ne de doğru yol bulunabilir.

Üstelik, hem Kur'an-ı Kerim, hem Hz. Muhammed (s.a.v.)in vazifesi aynı olup, aynı amacı taşıdıkları için, onları gerçek anlamda kavramamız, ancak o vazife ve amacı anlama derecemize bağlıdır. Bu gerçek unutulduğu takdirde, Kur'an-ı
Kerim yalnız sözler yığını ve siret-i mübarek de sadece bir hayat hikâyesi ve olaylar zincirinden ibaret kalır. Siz, sözlük, kitap, belge, ilmî çalışma ve araştırmalar ile bir yığın tefsir kitapları yazabilirsiniz. Tarih'i araştırmaktaki ustalığınızla da Hazreti Peygamberin şahsiyeti ve asr-ı saadet ile ilgili belki de
en doğru ve en geniş bilgileri toplayabilirsiniz. Fakat, dirin ruhuna ve özüne varamazsınız. Çünkü bu iş yalnız sözler ve olaylarla bilmiyor, asıl varılmak istenen o amaç ve hedeftir ki, uğruna Kur'an-ı Kerîm indirilmiş ve Muhammed Mustafa (s.a.v.) örnek olarak bize gönderilmiştir. Bu amaç ne kadar iyi anlaşılırsa, Kur'an ve siyer de o kadar iyi anlaşılacak ve ne kadar yanlış anlaşılırsa, ikisi hakkındaki bilgimizde o derece
yanlış ve eksik olacaktır. Şurası bir gerçektir ki, Kur'an-ı Kerim ve Rasûl'ün
hayatının her ikisi de derin birer okyanustur. Bunların mealini ve mefhumunu tam olarak anlatmak hiçbir insan için mümkün değildir, insanın gücü buna yetmez. Yapılacak şey sadece insanın gücü yettiği kadar bunları anlamaya çalışması ve böylece dinin özünü kavramasıdır. 

Hiç yorum yok: