14 Mayıs 2015 Perşembe

Hz. Peygamberin Hayatı

Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın Vahyidir 1

Hz. Muhammed (a.s.) peygamberlik mertebesine erişmeden önceki kırk yıllık yaşantısında bilgisini ve kültürünü arttıracak fevkalâde herhangi bir öğrenim ve
eğitimden geçmemişti. Hatta okuması, yazması bile yoktu. Fakat gördüğümüz gibi, peygamber olur olmaz dili açılıyor, derya gibi konuşmaya başlıyor. Peygamberlik iddiasında bulunmadan önce kimse O'nun, derin bilgi ve kültür isteyen konularla ilgilendiğini, veya bu konularla ilgili görüşler ileri sürdüğünü görmemişti. Fakat birbiri ardından gelen Kur'ân-ı Kerim'in âyetlerinde bu konular alabildiğine tartışılıyor. Halbuki Peygamberlikten önceki kırk yılda, en yakın arkadaşı ve akrabaları bile, kırkıncı yılda birden bire başlattığı o muazzam İslâm Daveti'ne ipucu olarak kendisinden ne herhangi bir söz dinlemiş, ne hareket görmüşlerdi. Bu demektir ki Kur'ân-ı Kerim, Hz. Peygamber'in kafasında doğan
değil, hariçten kalbine inen bir ilâhi ışıktır. Meselâ şu ayete bakalım: "Mûsâ'ya o işi yaptığımız (yâni kendisine bildirmek islediğimiz işi ona vahyettiğimiz) vakit sen (Mukaddes Vadinin) batı tarafında değildin, o (hâdiseyi) görenlerden de değildin." "Fakat biz (Musa'dan sonra) birçok nesiller yarattık da onların üzerinden uzun zamanlar geçti (vahiylerimiz tahriflere uğradı. İşte insanları doğru dine çağırman için sana bunları vahyettik. Bunlar tamamen senin bilmediğin, vukuuna şahid olmadığın gayb haberleridir). Sen Medyen halkı arasında oturup da âyetlerimizi onlardan oku(yarak öğren)miyordun. Fakat (onları sana) gönderen biziz." "(Mûsâ'ya) seslendiğimiz zaman sen Tûr'un yanında değildin. Fakat Rabbi'nden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdik) ki senden önce kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş olan toplumu uyarasın; belki düşünüp öğüt alırlar."(Kasas; 44-46)



Bu üç husus, Hazreti Muhammed (a.s.)in peygamberliğini ispatlamak için anlatılmıştır. Bu olayların anlatıldığı zamana ve ortama dikkat edilmelidir. Zira tam o sırada Mekke'nin bütün ileri gelenleri, özellikle kabile reisleri ve diğer kâfirler her ne pahasına olursa olsun Hz. Peygamber'in Allah'ın Rasûlü olmadığını, hâşâ yalancı olduğunu ispatlamaya yeltenmişlerdi. Onlara yardım etmek için Hicaz'ın bütün Yahudi âlim ve Hıristiyan papazları da seferber
olmuşlardı. Hz. Muhammed (a.s.) başka bir dünyadan gelip Arap'lara Kur'ân-ı Kerim'den ayetler okuyan biri değildi. Aksine Mekke'nin yerlisi olup hayalının hiçbir yanı vatandaşları ve kabile üyelerinden saklı değildi. Bu sebepten dolayıdır ki, Hz. Muhammed (a.s.)in Nübüvvet'inin delili olarak bu üç olay anlatılınca o dönemin Mekke'sinde, Hicaz'ında ve tüm Arabistan'ında kimse çıkıp da bugünün
şarkiyatçılarının (oryantalistlerinin) yaptıkları gibi küstahça iddialarda bulunmadı. O dönemin Yahudi, Hıristiyan ve kâfirleri de yalan dolan şeyleri söylemekte kimseden geri kalmazlardı. Ama bir an bile ömrü olmayacağı belli olan bir yalanı nasıl söyleyebilirlerdi? Onlarda "ey Muhammed, sen bu bilgileri falanca Yahudi veya Hıristiyan rahiplerden toplamışsın" diyecek ne yüz vardı ne cesaret. Çünkü bu hususta ileri sürebilecekleri herhangi bir delil yoktu.

Hiç yorum yok: