15 Mayıs 2015 Cuma

Hz. Peygamberin Hayatı

Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın Vahyidir 2

Hz.Muhammed (a.s.)'in hangi rahip ve din adamıyla görüştüğünü iddia edebilirdi ki? Zira hangi rahip ve din adamının ismini verseler, onların Hz. Peygamber ile hiç karşılaşmadıkları ortaya çıkmış olurdu. Bugünkü oryantalistler ve sözde bilim
adamlarının aklına şaşarım. Bunlar ne cesaretle, Hz. Peygamber'in, geçmişin tarih, coğrafya, edebiyat ve diğer sosyal bilimleri hakkında geniş bir bilgiye sahip olduğunu iddia edebiliyorlar. Sanki Hz. Peygamber'de (a.s.) bu konularda geniş bir kitaplık varmış. Oysa, hepimiz biliyoruz ki; kitaplık şöyle dursun, Rasûl-ü Ekrem'de en ufak bir not kâğıdı bile yoktu. Mekke'de yediden yetmişe herkes Hz. Muhammed (a.s.)'in okuma yazması olmadığını pekâlâ biliyordu. Kendisinin herhangi bir mütercimin yardımıyla İbranice, Süryanice ve Elence kitaplardan istifade ettiği de öne sürülemez. Ayrıca o devrin Mekkeli veya Hicazlısından hiçbiri, Hz. Muhammed (a.s.)'in Şam ve Filistin'e yaptığı ticari yolculuklar sırasında bu tür bilgiler edindiğini de iddia edemezdi. Çünkü ticarî yolculuklar tek başına yapılmaz, genellikle topluluk halinde olurdu. Her seferinde Mekke'nin tüccarları kafile halinde Rasûlullah (a.s.)'ın yanında bulunurlardı. O'nun için, o sıralarda biri çıkıp Hz. Muhammed (a.s.)'in Yahudi ve Hıristiyan din adamlarından malûmat aldığını söyleseydi, yüzlerce yol arkadaşı kendisini hemen yalanlayacaktı. Sonra, Rasûlullah (a.s.)'ın ebediyete intikalinden sadece iki sene sonra müslümanlar Bizanslı ve Romalılarla savaşa başlamışlardı. Şayet Hz. Muhammed (a.s.) lâf olsun diye Şam veya Filistin'de herhangi bir Hıristiyan
rahip veya Yahudi rahibiyle dini münakaşa yapmış olsaydı, Hıristiyanlar ve gayrimüslim olanlar hiçbir zaman bu olayı kendi propagandaları için kullanmayı ihmal etmezlerdi. 


Onlar, Hz. Muhammed (a.s.)'in her şeyi hâşâ yurtdışında öğrenip, Arabistan'a döndükten sonra kendi peygamberliğini ilân ettiğini söylemekten kaçınmazlardı. Kısacası, Kur'ân-ı Kerim'in mesajının Kureyşli kâfir ve müşrikler için bir ölüm fermanı manasını taşıdığı bir çağda, bu ilâhî kitabı yalanlama gereğini bugünkü oryantalistlerden herhalde çok daha fazla duyuyorlardı. Fakat bulun çabalarına rağmen hiçbir kişi veya grup o sıralarda Rasûlullah'ın bilgi kaynağının Allah'ın vahyinden başka bir şey olduğunu kanıtlayacak en ufak bir şey bulamadı. Bu gösteriyor ki Peygamber Efendimiz'e gelen vahiy gerçekten Allah'ın kelâmıydı. Şu nokta da unutulmamalıdır ki, Kur'ân-ı Kerim çeşitli yerlerde çeşitli peygamber kuşaklarından söz ederken, Hz. Muhammed (a.s.)ın bilgi kaynağının sadece ve sadece ilâhî vahiy olduğunu belirtmiştir. Meselâ Hz. Zekeriya (a.s.) ile Hz. Meryem (a.s.)'in kıssalarına bakalım: "Bunlar gaipten haberlerdir, bunları Biz size vahiy ilk gönderiyoruz. Meryem'in kefaletinin kime ait olacağına karar vermek üzere kalemlerini attıkları sırada sen orada yoktun. Sen, kavga ettikleri sırada da yoklun."(Al-i İmran; 44) Hz. Yusuf'un kıssası anlatıldıktan sonra şöyle
buyurulmuştur: "Bunlar gaipten haberlerdir, bunları Biz size vahiy olarak
gönderiyoruz. Sen (Yusufun kardeşlerinin) yanlarında ve etraflarında yoktun. Onlar o sıra alacakları tedbirde anlaşmışlardı ve oyunlarını oynamaya hazırlanıyorlardı."(Yusuf; 102) Aynı şekilde Hz. Nuh'un hikâyesi uzun uzun anlatıldıktan sonra şöyle denilmiştir: "Bunlar gaipten haberlerdir, ki biz size vahiy şeklinde gönderiyoruz. Sen ve senin ümmetin bundan önce bunları hiç
bilmezdiniz."(Hûd; 49)

Bu olaylar ve kıssaların tekrar tekrar anlatılması ve Kur'an-ı Kerim'in Allah'tan gelen bir kitap olması ve Hz. Muhammed (a.s.)'in Allah'ın Resûl'ü olmasının, Kitâbullah'da deliller ile beyan edilmesinin amacı, binlerce yıl önce meydana
gelen tarihi olayları bütün ayrıntılarıyla anlatan ümmi (okuma, yazma bilmeyen) bir peygamberin bilgi kaynağının vahiyden başka bir şey olmadığını göstermektir. Aslında, Hz. Peygamber'e, yaşadığı devirde giderek daha büyük sayıda insanların inanmaya başlamaları ve İslâm'a katılmalarının birsebebi de, bu insanların, O'nun Allah'ın Nebisi olduğuna ve kendisine Vahy’in geldiğine inanmalarıydı. Bu bakımdan, herkes, İslâm hareketinin emekleme devresinde bu davayı yalanlamanın ne kadar önemli olduğunu kolayca anlayabilir. Aynı sebepten dolayı, İslâm'ın muhaliflerinin bu konuda hiçbir fırsatı kaçırmadıklarını da söyleyebiliriz. Yani davada herhangi bir eksiklik ve zaaf olsaydı, o devrin kâfirlerinin bunu ispatlamaları hiç de zor olmayacaktı.

Hiç yorum yok: