18 Eylül 2015 Cuma

Hz. Peygamberin Hayatı

Biz müslümanlar, Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'ya "Server-i Alem" (Cihan Önderi, Dünya Lideri) deriz. Bunun sade ve basit anlamı, "Dünyanın Lideri" (Serdar-ı Alem)dir. Hintçe'de bu deyim için "Jagal Guru" ve İngilizce'de "Leader of the World" ifadesi kullanılabilir. Görünürde bu büyük bir lâkabtır. Fakat, bu lâkabın verildiği şahsiyetin bıraktığı eserler o kadar büyüktür ki, kendisine "Server-i Alem" demek bir mübalağa değil, tamamıyla hakikattir. Bir kere, bir kişiye "Cihan Önderi" lâkabını vermenin birinci şartı, onun belli bir millet veya ırk ya da sınıf için değil, tüm dünya insanlarının refahı ve mutluluğu için çalışmış, bazı olumlu sonuçlar almış olmasıdır. Bir vatanperver ve milliyetçi
190 lideri yürekten takdir etmiş, onun için medhiyeler düzmüş olabilirsiniz. Onun kendi halkı ve milleti için yaptıklarını övmüş olabilirsiniz. Fakat onunla aynı vatan veya aynı millete bağlı değilseniz, o sizin lideriniz olamaz. Bir kişinin sevgisi, iyiliği ve başarıları sadece meselâ, Çin'e veya İspanya'ya aitse, bir Hintli'nin onu lider olarak tanıması için ortada ne sebep olabilir ki? Aksine, eğer o kişi kendi milletini başkalarından üstün görüyor, başka toplumları alt edip kendi toplumunu yüceltmek istiyorsa bütün milletler ona muhalefet eder, ona nefretle bakarlar.


Bütün milletlerin insanlarının, bir kişiyi kendi liderleri olarak tanımaları, o kişinin ancak bütün milletlere aynı gözle bakması, bütün insanlara eşit muamele yapması, hepsinin mutluluğu ve refahı için çalışması ve bir milleti başka bir millete tercih etmemesiyle mümkündür. Dünyanın liderliği ve önderliğini kazanmanın başka bir şartı, bütün insanlara doğru yolu gösteren kaide ve kurallar getirmektir. Bu kaide ve kurallar, bütün dünyada insanların belli başlı meselelerine birer çözüm getirmelidir. Zaten liderin anlamı başkalarına önderlik etmektir. Ve lidere ancak kurtuluş, refah ve saadet için ihtiyaç duyulur. Demek ki dünyanın liderliği, ancak bütün insanlara refah ve saadet yolunu gösterene verilebilir. Dünya liderliğinin üçüncü önemli şartı, liderliğin belli bir zaman için olmamasıdır. Aksine, talimatı ve mesajı her zaman ve mekâna uygun, her şarta müsait, her ortam ve her çağ için aynı öneme sahip ve her zaman için geçerli olmalıdır.

Bir liderin talimatı bazı zamanlar için geçerli ve uygun, bazı zamanlar için geçersiz ve faydasız olursa, o gerçek bir lider değildir ve ona "Cihan Önderi" lâkabı verilemez. Dördüncü şart, bir liderin sadece usûl ve talimat getirmesi yetmez. O bu usûllere ve kaidelere kendisi uymalı ve talimatının tatbik edilir olduğunu kendi hareket ve fiilleriyle ispatlamalıdır. Böyle bir lider, getirdiği talimata dayalı bir cemaat veya cemiyetin kurulup rahat yaşayabileceğini göstermelidir. Sadece fikir, usûl ve kaideler ortaya koyan bir kişi ancak düşünür veya filozof sayılabilir, lider değil. Lider olabilmek için bir kişinin talimatını düşünceden eylem haline dönüştürebilmesi gerekir. Şimdi geliniz, bu dört şartın, "Server-i Alem" dediğimiz mübarek Zat'la bulunup bulunmadığını görelim: İlk şartı ele alalım. 

Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'nın hayatına bir göz atacak olursanız, daha ilk bakışta kendisinin bir yurtsever veya milliyetçi olmadığını, bütün insanlığın sevgisini taşıdığını ve evrensel bir düşünce ve inanca sahip olduğunu anlarsınız. O'nun gözünde bütün İnsanlar aynı ve eşittir. Şu veya bu aile, sınıf, cemiyet, millet, ırk veya ülkeye özel bir ilgi veya bağı yoktur. Zengin, fakir, küçük sınıf, büyük sınıf, siyah, beyaz, Arap, Arap olmayan, Doğulu, Batılı, Sümer veya Aryalar diye fark gözetmez, zira O bütün insanların tek bir soy ve kaynaktan geldiğine inanır. Hayatının hiçbir döneminde, belli bir insan sınıfını tercih ettiği veya onlardan yana olduğunu gösteren tek bir söz söylememiş, tek bir harekette bulunmamıştır. Bu sebepten dolayıdır ki, kendisi sağ iken bile, yakın çevresinde Arapların yanı sıra, Habeşli, İranlı, Mısırlı, İsrailli ve Bizanslıların da çok sayıda bulunduğunu görürüz. Kendisinden sonra ise dünyanın her bölgesinin insanları tıpkı kendi milleti gibi O'nu lider olarak tanımışlardır. Bu cihanşümul insan kardeşliği felsefesine bakınız ki, bugün benim gibi Türk ( 1 ) bir Müslüman asırlarca evvel Arabistan'da doğan bir peygamberden takdir ve övgüyle bahsediyor. Şimdi ikinci ve üçüncü şartlan birlikte ele alalım. Hz. Muhammed (a.s.) zamanını, belirli veya birkaç millet ve memleketin geçici ve mahalli meseleleriyle uğraşmakla geçirmemiştir. Tersine, bütün enerjisi ve gücü, dünyanın tüm diğer ufak tefek sorunlarının kendiliğinden çözümlenebileceği büyük bir soruna el atmıştır. Bu büyük sorun nedir? Bu büyük sorun şudur: "Kâinat düzeni neye bağlıysa, insanın hayat nizamı da o usûle bağlıdır. Zira, insan bu kainat'ın parçasıdır ve parça (cüz)nın bütün (kül)e aykırı davranması zaten düzensizlik ve kötülüğün başlıca sebebidir." Siz eğer bu sözleri anlamak istiyorsanız, o zaman bir an için gözlerinizi zaman ve mekân sınırlarından öteye çevirmelisiniz. 

Şimdi yeryüzüne öyle bir şekilde göz atınız ki; dünyanın varoluşundan bugüne dek ve bundan sonraki sınırsız zaman sürecinde yaşamış ve yaşayacak olan bütün, ama bütün İnsanlar gözünüzün önünde olsunlar. Sonra, insanın hayatında şimdiye kadar meydana gelmiş olan ve bundan sonra meydana gelebilecek bütün dengesizlik, düzensizlik ve bozukluğun altında ne bulunduğunu araştırmalısınız. Bu nokta üzerinde durdukça ve konuyu derinliğine inceledikçe şu sonuca varırsınız. "Bütün kötülük ve düzensizliğin altında insanın Allah'a başkaldırması yatmaktadır." Çünkü, Allah'a başkaldırmış olan bir kişi mutlaka şu iki hareketten birini yapmaktadır. Ya kendini bağımsız, muhtar ve sorumsuz sanarak keyfine göre hareket eder, ki bu onu zâlim, serkeş ve gaddar yapar. Ya da, Allah'ın dışında başka ilâh ve putlara tapmaya başlar. Bu cehâlet ve bilgisizlik ise dünyada kötülüğün birçok şekilde ortaya çıkmasına sebep olur.

Her iki durumda da sonuç vahim olur. Bu da, tabiata karşı gelmek ve tabii olan her şeyi altüst etmekten ileri geliyor. Gözümüzün gördüğü kâinat aslında Allah'ın saltanatıdır. Yer, gök, ay, rüzgâr, su, ışık hepsi Allah'ın tasarrufundadır. İnsan bu saltanatla doğuştan tebaa durumundadır. Şimdi bu saltanatın belli bazı kaide ve kuralları vardır. Bunun bir parçası olan insan kalkıp bu kaide ve kuralları bozmaya, keyfine göre hareket etmeye başlarsa, sonuç iyi olmaz. İnsanın, kendisi üzerinde bir hâkimin bulunmadığını zannetmesi, O büyük varlığa her hareketinin hesabını vermekle mükellef olmadığını sanması, gerçeklere ters düşmekten ibarettir. Böylece kendi başına buyruk kesilip sağa-sola saldırıp, hayat kanunlarını bozmaya çalışması, vahim sonuçlar doğurur. Aynı şekilde, insanın Allah'tan başka bir insan, hükümdar, lider veya kuvvet ve iktidar sahibi birine tapması, ona sevgi veya korkuyla aşırı derecede bağlı olması da yaratılış kanunlarına zıt bir harekettir. Zira, Allah'tan başka herhangi bir kuvvet ve varlık tapılacak meziyetlere sahip değildir. Dolayısıyla, bunun sonucu da felâkettir.

Tabiat kanunu ve nizamına uymak, iyi ve müsbet neticeler almanın tek yoludur. Yani, insan olumlu ve yararlı sonuçlar almak istiyorsa, başını yerde ve gökte tek hâkim olan Allah'a eğmelidir. Benliğini ve isyankârlığını O'na teslim etmelidir. İtaat ve teslimiyetini O'na bildirmelidir. Kısacası, hayatının kaide ve kanunlarını başkalarından değil yalnızca O'ndan almalıdır. Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)'nın insan hayatının temelden ıslahı için sunduğu geçerli reçete işte budur.

Bu öyle hayati bir reçetedir ki, doğu ile batı gibi kavramlardan uzaktır. Yeryüzünde insanların yaşamakta oldukları her yörede ve her iklimde düzensizlik, kötülük ve her türlü hastalığı giderecek ilaç işte budur. Bu inanç ve iman zaman kavramının dışında, hal ve mazi hudutlarının ötesindedir. Bu formül yaklaşık 1400 yıl önce nasıl yeni ve geçerliydi ise bugün de aynıdır ve 10 bin yıl sonra da aynı kalacaktır. Son bir şart daha kalıyor. Bunun izahı da şöyledir: Rasûl-ü Ekrem (a.s.)'nın sadece kaide ve kanunlar getirmekle yetinmeyip bu kaide ve kanunlara dayalı dinamik, güçlü, kalıcı bir toplum da oluşturduğuna tarih şahittir. Hz. Muhammed (a.s.) 23 yıl gibi kısa bir süre içinde, yüz binlerce insanı İslâmiyet'in çatısı altında toplayarak Allah'a teslim olmalarını sağladı. Onlar sadece kendilerini beğenmişlikten kurtarmadı, aynı zamanda sahte tanrılar ve başka insanlara tapmalarına da son verdi. Sonra hepsini Allah adına birleştirerek yeni bir ahlâk nizamı, yeni bir uygarlık düzeni, yeni bir ekonomik sistem, yeni bir devlet nizamı kurdu ve getirdiği usûl ve talimatına dayalı adil ve mesut bir hayat nizamının nasıl tesis edilebileceğini dünyaya fiilen göstermiş oldu. İşte bu büyük başarıdan dolayıdır ki, biz Hz. Muhammed (a.s.)'a Server-i Alem (Cihan Önderi) demeye mecburuz. O'nun liderliği, önderliği ve meydana getirdiği eserler tek bir millet değil, bütün insanlık içindi. İşte bütün insanlığın müşterek mirası budur. Bu ortak mirasda kimse kimseden daha fazla hak iddia edemez. Herkes bu mirastan istifade edebilir.

( 1 ) Kitabın Yazarı Pakistan' lıdır, Ben Türk olduğum ve aynı düşüncelerde olduğum için Oraya Türk yazılmasını uygun gördüm  

Hiç yorum yok: