19 Mayıs 2015 Salı

Hz. Peygamberin Hayatı

Açık Bir Delil"in Gereği

"Ehli kitap ve müşriklerden kâfir olanlar, kendilerine Allah'tan açık bir delil, (yani) kutsal kitapları okuyan bir peygamber gelmedikçe kendi (küfürlerinden)
vazgeçmeyeceklerdi". (Beyyine; 1-2) Demek oluyor ki, kâfirlerin küfürlerini terk etmelerinin tek çaresi, bir peygamberin kesin delillerle gelip, neyin doğru
neyin yanlış olduğunu açıkça kendilerine anlatmasıydı. Bu demek değil ki, bu parlak ve açık delillerin gelmesiyle kâfirlerin hepsi bir anda küfrü terk edeceklerdi. Bu konuyu şöyle izah etmek lâzımdır: Açık bir delilin yokluğunda müşrik ve kâfirlerin acıklı durumlarından kurtulmaları büsbütün imkânsızdı. 



Fakat delilin gelmesiyle onlardan bazısı için kurtuluş yolu açılmış olacaktı. Küfürlerinden vazgeçmeyen ve hatalarında ısrar edenlerin sorumluluğu ise kendilerine ait olacaktı. Hiç olmazsa, bundan böyle Allah'ın kendilerine hidayet yolu göstermediğini öne süremezlerdi. Kur'an-ı Kerim'de bu husus muhtelif vesilelerle muhtelif şekillerde dile getirilmiştir. Meselâ, Nahl sûresinde, "doğru yolu gösterme sorumluluğu Allah'a aittir" denilmiştir. (Ayet; 9). Leyl sûresinde şöyle buyurulmuştur: "Yol göstermekten Ben sorumluyum" (âyet; 12). Nisâ sûresinde şu satırlara rastlanır: "(Ey nebi), Nuh ve daha sonraki peygamberler gibi senin tarafına vahiy gönderdik. Bu peygamberler müjde vermek ve haber vermekle mükellef kılınmışlardı. Böylece bu peygamberlerin gelişinden sonra insanların Allah'a şikayet edebilecekleri herhangi bir sebep kalmasın" (âyet; 165). Şu âyetlere de dikkat edelim: "Ey Ehli Kitab, Benim Peygamber'im, Resul'lerin silsilesi uzun müddet durduktan sonra, size hakikati izah etmek için gelmiş bulunuyor. Bundan böyle, bize müjde ve haber veren herhangi biri gelmediğini iddia edemezsiniz. Onun için bakın, size müjde ve haber veren gelmiştir". (Maide; 19) "Önceleri kitapla şereflendirilmiş olanlar arasında uyuşmazlık olmadı, ama daha sonra onlara (doğru yolun) açıklaması geldi". (Beyyine; 4) Demek, bundan evvel Ehl-i Kitab'ın doğru yoldan saparak çeşitli grup ve topluluklara ayrılmalarının sebebi, Allah'ın kendilerine açık bir delil ve işaret göndermemesi veya doğru yolu göstermemesi değildi. Bunun aksine, kitap sahipleri Allahu Teâlâ'dan doğru bilgi ve hidayetin gelmesinden sonra kötü yola saptılar. Bu itibarla, sapıklıklarının sorumluluğu tamamıyla kendilerine aitti. 

Aynı şekilde bunların kutsal kitapları tahrif edildiği için gerçek değer ve anlamlarını yitirmiş, yol gösterici özelliklerinden yoksun kalmışlardı. Bunun üzerine, Cenab-ı Hak kendi Peygamber'ini açık ve parlak bir delil olarak onlara gönderdi ve bu Peygamber'in vazifeleri arasında semavi kitapları düzeltmek, asıl şekillerine sokmak da vardı. Böylece Allah'ın hücceti, yani son delili de verilmiş oldu. Kur'an-ı Kerim'de bu husus Bakara; 213-253, Al-i İmran; 19, Maide; 44, Yunus; 93, Şura; 13-15, Casiye; 16-18 sûrelerinde etraflıca ele alınmıştır.

Peygamberlerin bir millete gönderilmesinin maksadı ve gayesi, bir resûl veya peygamber olmaksızın, doğru yolu bulmalarına hiçbir imkân olmadığı için, onların doğru yolu bulmalarına yardımcı olmaktır. Bir peygamberin varlığı onun nübüvvetinin bir delilidir. Peygamber'in başlıca vazifesi, geçmişteki kutsal kitapların akıbetine uğramamış ve yanlış itikat ve ananelerin ilâve edilmesi ile değerini kaybetmemiş olan Allah'ın doğru ve gerçek kitabını ümmetine iletmektir.

Hiç yorum yok: